Deli deli Olma
Yılmaz Güney’in “Yol” filminden 28 yıl sonra, Tarık Akan ve Şerif Sezer’i bir araya getiren “Deli Deli Olma” filmi sadece bu özelliği ile bile ilgiyi hak ediyor. Senaryoyu ilk okudukları anda kendilerini bu filmle özdeşleştiren ve projeyi kabul eden Tarık Akan ve Şerif Sezer ustalıklarıyla tüm ekibi motive etmiş görünüyorlar.
“93 Harbi” sonrasında Çar’ın Rusya’da yaşamasını istemediği Malakan kavminin bir kısmı Kars’a göçe zorlanır. Göç edenler arasında Mişka’nın (Tarık Akan) ailesi de vardır. Bir zamanlar köyün değirmenini işleten Mişka, modern makineler çıktıktan sonra, işini yapamamış ve maddi sıkıntıya düşmüştür. Köyün huysuz ihtiyarı Popuç (Şerif Sezer), Mişka’dan nefret eder ve köyde yaşamasını istemez. Köylüler bir zarar görmedikleri hatta sevdikleri kendi halinde, barışçı, yardımsever Mişka ile Popuç arasında kalmışlardır.
Filmin kısaca öyküsüne baktığımız zaman çok sade olduğunu görüyoruz. Günümüzde özellikle Hollywood sinemasının yerleştirdiği alışkanlıkla bu kadar “sade” filmler yeteri kadar ilgi görmüyor. İşte tam bu noktada yönetmenin becerisi, oyuncuların ustalığı ve filmin sıcaklığı devreye giriyor.
Filmin yönetmeni Murat Saraçoğlu’nu daha önce çektiği “120” ve “O…Çocukları” gibi filmlerden hatırlıyoruz. Daha önceki filmlerinde gördüğümüz sıcaklığı bu filmine de taşımış. Huysuz ihtiyar Popuç’un Mişka’ya öfkesi bile –ki sebebini filmin sonunda öğreniyoruz- belli bir sempati ile izleyicilere aktarılıyor.
Murat Saraçoğlu, filminde Mişka ve Alma’nın dostluğunu, piyano simgesi ve müziğin evrenselliği üzerine kurmuş. Sanatın toplumları birleştirici, bir araya getirici gücü ve Popuç’un dinmeyen öfkesi filmin tezatını oluşturuyor. Piyano ise, sürekli at arabası sırtında evden eve dolaştırılarak filmin komedi unsuru oluyor. Ayrıca filmde kullanılan bazı simgelerde klasik olmakla birlikte yerine oturmuş gözüküyor. Mişka ölüm döşeğindeyken evine gelen Popuç ile yüzüne vuran parlak ışık, Alma ile Mişka’nın karşılaşmasına sebep olan Mişka’nın evindeki almalar(elmalar), Alma’nın deyimiyle “kulağı kar” olan Betthowen, piyano ve Mişka’nın elindeki işlemeli mendil gibi.
Piyanodan bahsetmişken, Cemile Nihan Turhan (Alma)’ın filmden öncede piyano çalabildiğini fakat Tarık Akan (Mişka)’ın Kars’ta film çekimine gittikleri zaman piyano dersi aldığını da belirtelim. Filmde şarkı söylerken ve piyano çalarken gördüğümüz Tarık Akan, kendi sesi ile belki de ilk kez sinemaseverlerin karşısında şarkı söylüyor.
Yazımın başında da belirttiğim gibi Tarık Akan ve Şerif Sezer oyunculuktaki ustalıklarını bu filmde de başarıyla sergilemişler. Usta oyuncular film boyunca tempoyu hiç düşürmüyorlar. Diğer oyuncular da film boyunca iki ustaya ayak uyduruyorlar. Oyunculuk anlamında filmde sırıtan, karakterine yakışmayan hemen hemen hiç kimse yok. Fakat burada filmin iki çocuk oyuncusuna ayrı bir not düşmek istiyorum. Cemile Nihan Turhan yani Alma, bu filmdeki performansıyla iyi bir oyuncu adayı olmaktan çok, artık iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Sinemamızda maalesef çok fazla göremediğimiz iyi çocuk oyunculardan sonra Cemile Nihan Turhan bir ders niteliğindeki oyunculuğu ile izleyicileri etkiliyor. Tüm usta oyuncuların yanında, piyano ile birlikte adeta filmin başrolünü üstleniyor. Bir diğer çocuk oyuncu Tavşan karakteri ile izlediğimiz Ozan Erdoğan. Ozan Erdoğan yönetmen ile birlikte daha önce O… Çocukları filminde de yer almıştı. Ozan Erdoğan doğallığı, sempatikliği ve oyunculuğu ile öne çıkan bir diğer isim. Tarık Akan’ın gençliği canlandıran oğlu Barış Üregül ve Şerif Sezer’in gençliğini canlandıran kızı Deniz Arna, kısa süreli rollerinin altından başarı ile kalkıyorlar. Burada Şerif Sezer’in kızının zaten oyunculuk yaptığını fakat Tarık Akan’ın oğlunun ilk kez bir sete geldiğinin de altını çizelim.
Filmin çekimleri belli bir standardın üstüne çıkarak sinema tekniği açısından da takdiri hak ediyor. 35 mm. çekilen film kimi sahnelerinde sinemanın estetiğini izleyicilerine başarılı bir şekilde yansıtıyor. Film, çekimleri, kurgusu, müzikleri, senaryosu, yönetim ve oyunculukları ile kendi derdini güzel anlatmış ve keyifli bir seyirlik olmuş.
Senaryo yazarı Hazel Sevim Ünsal’ı da ayrıca kutlamak gerekiyor. Filmde karakterlerin yaratılması, öykü kurgusu, çatışmalar hepsi çok güzel ve kıyamında yazılmış. Mişka’nın sakin yapısı hem yalnız bir adam hem de gençliğinden beri sırtında taşıdığı pişmanlıktan geliyor. Yine aynı şekilde Popuç’un huysuzluğu, asabiyeti gençliğinde yaşadığı hayal kırıklığı, öfke ve çaresizliğin yansıması olarak veriliyor. Senaryoda bu tezat başarı ile işlenmiş ve diğer karakterle bütünlük sağlanmış. Senaryo yazarken en önemli nokta olan yaşayan bir karakterin oluşturulması konusunda “Deli Deli Olma” gerçekten başarılı. Önce senaryo, sonra yönetim ve en son olarak ta oyunculukla bu başarılmış. Filmde eğlenceli ve ayakları yere basan bir şekilde, kendi gerçekliği oluşturulmuş ve izleyiciye sunulmuş.
Eğlenceli, yormayan ve kaliteli bir Türk filmini ailece izlemek isteyenlere bu filmi ısrarla tavsiye ediyorum. Fakat filmin sonuna doğru gözyaşlarınıza hakim olamayabilirsiniz.
Ayrıca bu hafta gösterime giren diğer filmlere baktığımız zaman çocuklarımızla izlenebilecek filmler ile fantastik/bilimkurgu filmler dikkat çekiyor. “Ay Prensesi” ve “Canavarlar Yaratıklara Karşı” filmleri her ne kadar çocuklu ailelerin tercih edeceği filmler gibi görünse de, özellikle “Canavarlar Yaratıklara Karşı” filmini animasyon seven yetişkinlere de tavsiye ediyorum.
Haftanın dikkat çeken diğer bir filmi ise Nicolas Cage’ın başrolünde olduğu “Kehanet – Knowing”. Nicolas Cage hayranlarının ve bu türü sevenlerin kaçırmaması gerekiyor.
Hepinize iyi seyirler.













